Swissotel The Bosphorus Sabrosa Restaurant’ta gerçekleşecek etkinlikte Türkiye’nin farklı noktalarından peynirlerin sergileneceği bir sunum-tadım alanı olacak, yerel üretici Ayşe Hanca tarafından Çerkez ve Abaza peynir yapımı gerçekleştirilecek.Gecede lansmanı yapılacak “50 Peynirli Şehir Balıkesir” kitabından reçeteler şef Ali Ronay tarafından yorumlanacak, tadım

Yerli ve yabancı ziyaretçiler, bir yandan Nemrut'taki eşsiz tarihi kalıntıları görme imkanı bulurken diğer yandan sis altındaki manzaranın keyfini sürüyor.Yaklaşık 4 kilometre yürüyüşten sonra zirveye ulaşan ziyaretçiler doğu terasındaki tarihi heykelleri görme imkanı buluyor.Yoğun sis nedeniyle zorlanan ziyaretçiler, yorgunluklarını çektikleri fotoğraflarla unutuyor.

“Müzik bir bütündür. Onun ilerisi gerisi yoktur. Müzik binlerce sene önceki haliyle de ileri idi. Gerçek müzik bazen bir çobanın kavalıyla çaldığı motiftir, bazen (besteci Igor) Stravinsky’nin yazdığı bir duygu olur. Her ikisi de önemlidir. Müzik bir plazmadır. Müzik tüm insanlara ait, tüm alemi kapsayan bir bütündür. Biz, o alemin içinde zerreler gibiyiz. Müzik ise hepimizi birleştiren koskocaman bir enerjidir. Yer, zaman ve dil ötesi bir kavramdır.

Hatta duygulardan bile ileri bir kavramdır. Biz de o büyük müziğin küçücük bir parçasıyız.” diyen müzik üstadı Erkan Oğur, son noktayı da; “Ve insan, varlığının müzik olduğunu anladığında susar” diyerek koyuyor. Şimdi biraz sakinde susabiliriz. 2008’de arkeologlar, Almanya’nın güneyinde Hohle Fels adında bir Taş Çağı mağarasında akbaba ve mamut kemiklerinden yapılan flüt parçaları buldular. Günümüzden önce yaklaşık 42.000 ila 43.000 yıllarına tarihlenen bu enstrümanlar, gelmiş geçmiş en eski enstrümanlar olarak kabul ediliyor. Daha önce en eski kabul edilen enstrümanlar ise 35.000 yıl öncesine tarihleniyordu.

İnsanların enstrümanlardan önce ellerini çırparak ya da birtakım sesler çıkararak müzik icra ettiğini düşünürsek müzikle uğraşımızın, dünya tarihinin akışını değiştiren ateşin icadında da eski olduğu sonucuna varabiliriz. İş ki bu evrenin ve kâinatın sesini, melodisini duyabilmekte! Yazının öznesi anlaşıldığı üzere müzik… Lakin bu defa hikaye pek de müzik notalarına düşen sakinlikte değil. Biraz anlama yetisini harmanlayıp, karıştırmanız gerekecek! 

Röportaj öznemiz; felsefe kökenli, caz ve klasik batı müziği hakkındaki birikimini çeşitli projelerinde ortaya koyan besteci, müzik teorisyeni ve performans sanatçısı Güç Başar Gülle. Çocukluğu babasının Ağrı’dan getirdiği yerel uzun hava kayıtlarını dinleyerek geçen Gülle’nin, Amerika’da geliştirdiği caz armoni yaklaşımının üçüncü meyvesi (TMC etiketiyle) “Reverse Perspective” (Tersten Perspektif) albümü raflardaki yerini aldı. Berklee College Of Music mezunu (1977 doğumlu) Gülle, Toronto Üniversitesi ve Berklee Valencia gibi okullarda dersler vermesinin yanı sıra, ayrıca Osmanlı – Türk Müziği üzerine çeşitli atölyeler de yapıyor.

Okul arkadaşı Ürdünlü şarkıcı Farah Siraj’ın parçası için okuduğu uzun hava sonrası, Los Angeles’daki genç cezaevinde mahkûmlara Türk müziği atölyesi düzenleyen Gülle, tesadüfi Pavel Florenski’nin (1920 Rusyası’nda yazdığı) “Tersten Perspektif”ini okuduktan sonra albüme ismini veren parçayı bestelemiş. Mart ayında da uluslararası ölçekte caz armoni öğretimine farklı bir bakış sunan İngilizce “Jazz Harmony” kitabı Amazon’da satışa sunuldu. Albüm ve kitabı bahane ederek Gülle ile bir araya geldik. İtiraf etmeliyim; uzun zamandır böylesi kafa açıcı ve (özlediğim) derinlikli bir felsefe ve müzik muhabbeti yapmamıştım. Tabii ki röportajın tümünü ve fona yasladığı melodiyi yazıya dökemedim ama üstadı gördüğünüz bir yerde bu röportajdan aldığınız gazla sorularınızı yöneltebilirsiniz, zira kendisi hiç üşenmeden, sabırla anlatıyor.

“Musikinin ritminde bir sır saklıdır”

• “Benim için müziğin iki ana amacı var” diyen Miles Davis; insanın, varoluş acısından sanatla, özellikle de müzikle kurtulabileceğine inanan Arthur Schopenhauer; “Musikinin ritminde bir sır saklıdır. Eğer onu ifşa etseydim dünya alt üst olurdu” diyen Şems-i Tebrizi ya da “İşte bu müzikte can verildi dünyaya” diyen J. R. R. Tolkien’in yarattığı hayali evrende her şeyin müzikle başlaması. Peki, sizin için müzik ne ifade ediyor?

Benim için aslında müzik o kadar önemli değil; çünkü ben “anlam”ın peşindeyim. Kısmet ki elime müzik geldi, onunla yoluma devam ediyorum. Bu yolda da geçmiş, gelecek ya da bu böyledir, şu şöyledir kısımlarıyla ilgilenmiyorum. Çünkü, bugün yaptığımdan derin bir tatmin duyuyorum, öyle ki bundan sonrasında müzik yapmazsam bile olur. Bu kadar rahatım.

• Bu ‘anlam’ın peşine düşmenizi sağlayan neydi yahut sizi etkileyen ne oldu?

Etkilendiğim, Osmanlı müziğinin zirvesi, neyzen ve bestekâr (1778 – 1846) Dede Efendi’nin bir hareketiydi. Dede Efendi saraya geldiğinde, İtalyan müzisyen Guiseppe Donizetti Paşa’nın yaptığı batı formatında parçaları görüyor. “Bu oyunun tadı kaçtı” deyip, orayı terk ediyor. Yani uğraşmıyor kendini ispat etmek için.

• Bu yaşadığımız çağda, pek çok kişinin kendini ispat etmeye ve anlatmaya çalışmasının aksine…

Aynen. Bu anlattığımıza denk gelenlerden biri de Kenny Werner’in “Zahmetsiz Ustalık” adlı kitabı. Yalnızca müzisyenlere değil, hayatın herhangi bir alanında zahmetsiz ustalığa erişmek isteyenlere de yol gösterici nitelikteki kitaba bakmanızı tavsiye ederim. Şu anda müzik eğitimi endüstrisinde de bir kriz var. Ortaya çıkanlardan insanlar da memnun değil. Ezbere bir şeyler yapılıyor. Bu doğrultuda da bir kaos var. Endüstri kelimesi Latince ‘gayret’ten gelir. Sûfî literatüründe gayret, gayriyi getirir. Dede Efendi de bir sûfî’dir. O gün, saraydan gitmesi ve uğraşmaması da aslında ne yaptığını bildiği için.

Rönesans’ın başındaki ustaları da açıp okuduğunuzda ya da sûfî literatürüne de baktığınızda (ki bunun en iyisi de Semʿânî’dir. Semʿânî de Mevlana’nın en çok etkilediği adamdır) en temel olanın; birey olarak kendini ortaya nasıl koyduğunla ilgili olduğunu göreceksiniz. Oysaki (modern İslam sonrası) İslam ve muhafazakâr literatürün bunca zaman bize söylediği; cemaat olunmasıydı. Bireyi esas alanlardan filozof (1463-1494) Pico della Mirandola da söylemiş:

“Biz, seni ne cennetten, ne de dünyadan yarattık, ne fanisin, ne de ebedi, seçme özgürlüğün ve onurunla kendinin yaratıcısı ve biçimlendiricisiymiş gibi kendini yoğurabilir, istediğin biçme sokabilirsin…” Ne yazık ki günümüz insanı, kendi hakikatini bulmak için uğraşmıyor. Tüm bu tarihe baktığımda gördüğüm “anlam” ürettikleri. Anlamı ürettiğine inanan kişi, zaten kendini göstermekle uğraşmaz.

“Dünyaya ne söylemek istiyorsun?”
• Malum, günümüzde pek de uğraştığımız söylenemez, ‘uğraşmamak’ kelimesini biraz açabilir misiniz?

İnsanoğlu kendinden kaçmak için ya çok tembel oluyor ya da çok çalışkan. Herkese göre değişen bir cevabı olan, basit ama çok kişisel bir soru: “Şimdi nerdesin?” Ben, bu soruyla insanları yalnız bırakmayı tercih ederim. Karl Marx’ın 1841’de yazdığı harika bir doktora tezi vardır: “Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri” diye. Marx, bu iki profil üzerinden çok güzel anlatıyor durumu. Biri kuşkucu, öteki inatçı, biri duyusal dünyayı öznel görünüş olarak alıyor, öteki nesnel ortaya çıkış… Demokritos, hakikati bulmak için dünyanın dört bir tarafını dolaşıyor, çırpınıyor adeta ve en sonunda algılarının ona yeterli derecede bilgi vermediğini düşünüp, kör ediyor gözlerini… Yani birey olarak seçim senin ve kendine sorduğun soru önemli olan! Benimse, her şeyin sonunda kendime sorduğum soruydu; “Sen ne yapmak istiyorsun? Dünyaya ne söylemek istiyorsun?”

• Günümüzde her şey imajlar dünyasıyken ve cümleler misyonluktan yorulup, havada uçuşuyorken, sizin deminden beri canhıraş konu ettiğiniz; hayatı ve kendinizi sorgulama, anlama çabanızın istenci ve gücü nereden geliyor?

Yorulduğum için aslında böyle bir yere ve çabaya girdim. Akademik geçmişime bakıyorum da bir tane mi hoca etkilemez ya da bir tanesinin mi anlattığı şu beyin ya da kalbe vurmaz da heyecanlanmam. Bu sorun sadece Türkiye’de değil, şu anda batıda da eskiler tadında söyleyebileceğimiz bir düşünür, felsefeci veya usta yok! Var olanların da yapısal bir şeyler söylediğine inanmıyorum.

• Varolanlar popülerler belki ama yine de bir şeyler ifade edip, güzergâh verebiliyorlar, bu kadar yüklenmesek mi?

Var olanların söylemi de, bütün insanlık tarihine bakıp; şu şöyledir, bu böyledir demek üzerinden. Mesela; Sanayi Devrimi’nden sonra yapılan felsefeye ‘laf kalabalığı’ diyorlar… Ama beni heyecanlandıran biri var mesela: (1922 – 2010) Pierre Hadot. Hadot, kafada kurgu ya da laf kalabalığıyla değil, teknik detay, bilgi, tarihsel süreç ve içselleştirilmiş bir yerden anlatıyor. Tabi sadece bu alanda değil, çoğu şeyin ustası kalmadı. Buna karşın bugün “herkes her şeyi biliyor.”

“Kendin gibi davranamaya kalktığın an tehditsin”

• Her şeyde olduğu gibi müzik de bundan nasibini aldı sanırım?
Aynen, bunu olumsuzluk bağlamında söylemiyorum ama eğitim endüstriye indirgendi. Bu yeni bir bilgi değil; 1900’lerin başında söylendi. Benim soru işaretim ise şu; Ben dört okul bitirdim, bunca emeğin sonunda geldiğim yer; yaptığım şeyi bilmediğim oldu. Fark ettim ve ‘şimdi nerdeyim?’ sorusuyla başladı her şey. Sonrasında oturdum ve her şeyi sıfırdan öğrenmeye başladım. Şöyle de bir şey var; şu anda dünyada kendin gibi davranamaya kalktığın an bir tehditsin.

• Günümüz konservatuvar eğitimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Konservatuvarlarda üzgünüm ama çok ruhsuz bir durum var. Müzelik müzik yaptıklarını zannediyorlar. Hatta bunu ben demiyorum, işin babası, geleneğin dibinden gelen biri Aka Gündüz Kutbay, 1960’larda diyor; “Ben bu müziği böyle yapmak istemiyorum, keşke 15. ya da 16. yüzyıllarda yapsaydım” diye… Şu anda akademik dünyada çok fazla taklide dayalı bir eğitim var. Öğrenciler bilgi ile bireysel bir ilişki kurma alanını bulamıyorlar. Bu durum yaratım alanını giderek kısıtlıyor.

• Gelelim “Tersten Perspektif” sürecine. Caz ve klasik derken, Osmanlı müziği ve Dede Efendi’ye geçişte neler oldu?

Araştırmaya başlayınca gördüm ki, konservatuvarda Osmanlı müziğinin kimliğiyle ilgili söylenen hiçbir şey tutmuyor. Şu anda anlamdan çok teknik bir yaklaşım insanların gündeminde olduğu için, her şeye güncelleme gözüyle bakılıyor. Akademik ortamda böyle teşebbüsler yoğun ama Osmanlı’da makamın, enstrümanların ve formun nasıl bir dünya algılayışında oluştuğuna dair sağlıklı bir fikir hem muhafazakâr hem de batılı kesimlerde mevcut değil. Benim en temel sorum ise; Dede Efendi’nin yazdığı müzikleri nasıl duyduğu, anladığıydı. Dede Efendi’nin derdini anladıktan sonra onun müziklerindeki güzelliğin tadını çıkardım. İşte bu sürecin sonunda “Tersten Perspektif”e geldi sıra.

• Mesela; Florenski’nin şöyle bir ifadesi var: “Perspektif eğitimi, ehlileştirmeden başka bir şey değildir.” Sizin “Tersten Perspektif”te derdiniz neydi?

Aslında 2013’den beri bu proje için çalışıyorum. Batı müziğini anlama derdimin yoğun olduğu dönemlerde teorik kitapların tarihsel açıklamalardaki yetersizlik beni başka alanlarda araştırma yapmaya itiyordu. O dönem tesadüfen elime geçen Pavel Florensky’nin “Tersten Perspektif” ve Erwin Panofsky’nin “Perspektif” kitaplarının; görselliğin batı dünyasındaki yerini anlamamda ve diğer disiplinler için nasıl bir alt yapı kurduğunu görmemde çok önemli yerleri oldu. Ben de master çalışmamda batı müziği armonisinin gelişimi ve görsel sanatlar arasındaki ilişkide lineer perspektif algısının nasıl form aldığını göstermeye çalıştım.

Rönesans ile insanlığa hayat veren bu formun Endüstri Devrimi sonrası şekli bir değere dönüştüğünü ve hayatımızda yük oluşturduğuna inanıyorum. Bu durumu hem tartışmaya açmak hem de alternatif hayat formlarının olacağını göstermek için Reverse Perspective yaklaşımını armoni içerisinde nasıl kullanabilirim niyetiyle yola çıktım. Günümüzde, nerdeyse bütün dünyada insanlar lineer düşünce üzerine kurdukları hapishanelerinde acı çekiyorlar. Yapmak istediğim; insanlara başka bir hayat formu olacağını tersten perspektif tekniğini caz armonisiyle buluşturarak göstermekti.

“Kısıtlanmış alanı kırmaya çalışıyorum”

• Bir söyleşinizde “Tersten Perspektif”in sizi özgürleştirdiğini ve ufkunuzu açtığını söylüyorsunuz. “Batıya olan bakışım değişti” diyorsunuz. Bunu değiştiren neydi?

Kopuk olan birçok nokta birleşti diyebiliriz. Özetle; her medeniyetin merkez aldığı bir duyusal nokta var. Mısır medeniyeti dokunma, İslam medeniyeti işitme ve batı medeniyeti görme üstüne kuruludur. Rönesans bu kuruluşun görsel alana aktarılması olarak adlandırılır. Lineer perspektif ise bu işlemde araç olarak kullanılmıştır. Hatta (Alman ressam, matematikçi ve matbaacı) Albrecht Dürer lineer perspektifi yazılarında çok detaylı bir şeklinde anlatır.

Yani bu insanlar bu tekniği biliyorlarmış ama tercih etmemişler. Ne zaman ihtiyaçları olmuş, o zaman kullanmaya başlamışlar. Bu teknik, hayatlarında karşılık bulunca birçok alana yayılmış. Doğrusal perspektif Descartes ile geometriye, Bach ile müziğe, Newton ile fiziğe ve Kant ile metafiziğe dönüşmüş. Bu bakış tarzı Endüstri Devrimi sonrası ömrünü tamamlamış ve özellikle son yüzyıldır şekli bir değer almış. Bu form artık hayatlarımızı kısıtlıyor ve mutsuz kılıyor. Eğitimden sağlığa yaşamımızın her noktasında bu bakışın olduğunu ve etkili bir çözüm üretemediğini görüyoruz. Ben, Ortaçağ’ın sonunda şekli bir değere dönmüş olan tersten perspektif tekniği ile bu kısıtlanmış alanı kırmaya çalışıyorum.

• Bir de Mart ayında caz armoni öğretimine farklı bir bakış sunan İngilizce “Jazz Harmony” kitabını yayınladınız. Bu kitabın kazandırdığı nedir desem?

Bana kazandırdığı en önemli nokta; ne ne için yapılmış ve kullanılmış. Bu ilişkiyi görerek tarihsel hiçbir olguya mutlak bir değer yüklemiyorsunuz ve yaşadığınız ana daha fazla odaklanıyorsunuz. Ben açıkçası tersten perspektifi bir çözüm olarak değil, ezbere doğrusal bakışımızı sorgulamak adına bir araç olarak kullanmak istedim. Armoni eğitim literatüründe bir ilk oluşturacak bu kitap mantık ilişkilerine ait zorunlu ve yeterli koşul tanımları üstüne kurulu.

Kullanılan terminoloji Berklee College Of Music’te içerikle uyumlu olsa da temel armonik ayrımlara dayalı kavramsal ve bağlamsal içerik tamamen farklı. Çünkü benim de tecrübe ettiğim gibi kavramsal ve bağlamsal kopukluklar, armoni dünyasına ait temel ve yan unsurların ayrımında ciddi soru işaretleri doğurdu. Bu kitapta alternatif bir yaklaşımla bu soru işaretleri aydınlatılmaya çalışıldı.

• Eğitimci kimliğiniz üzerinden müzikle ilgilenenlere ne söylemek istersiniz?

Günümüzde insanlar, bir şeyin nasıl yapıldığından çok neyin yapıldığıyla ilgileniyor. Bilgiyle kurdukları ilişki de akademik puan toplama üzerinden. O yüzden pek çok alanda kalite düşüklüğü söz konusu. Gerçek şu ki; ne yapıyorsanız işin keyfini çıkarmaya bakın! Ve kim size armoni, nota bilmen gerekiyor ya da bunu şöyle yapamazsan, olmaz diyorsa, o kişiden uzak durun! Müzik sadece koşulsuz bir alanda varlığını sürdürür, bunu bilmeyen kişi müziği öğretemez. Koşulla öğretilen şeylerle sadece ses çıkar, müzik olmaz, hayat olmaz.

• Son soru; sizi iyi eden kimdir ya da feneriniz nedir desem?
Flamenko ve Paco de Lucia çok severim… 1996’da belgeselini izlemiştim. Belgeselin sonunda bir cümlesi var Lucia’nın: “Müzikte bir sürü şey öğrendim ama ben bir Flamenko gitaristiyim.” Yani adam kendini biliyor. Uçmuyor ki uçsa da öyle bir gücü var, kimse bir şey diyemez. Ama işte onlar için öyle olağan ki, çünkü hayatı algılama ve yaşayış biçimleri bu.

 

Edis’ten sahte hesap itirafı

Sezen işi yastık

Hazard transferi resmen açıkladı

Betül Memiş / memisbetul@gmail.com“İnsan neden yazma mecburiyeti duyar? Başkalarının isteklerine rağmen neden kendini ayrı tutar, üzerine bir koza örer, yalnızlığa dalar? Virginia Woolf’un odası vardı. Proust’un kapalı pencereleri. Marguerite Duras’ın sessiz evi. Dylan Thomas’ın mütevazı kulübesi. Hepsi de kelimelerle dolacak bir boşluk peşinde. Bakir

Salgın, ötekileştirme, bencillik, yalnızlık ve çaresizliğin bir insanın hayatında neye dönüştüğüne ve dönüştürdüğüne tanık olduğumuz oyunun yazarı Larry Kramer. Mevzu 80’li yıllarda geçiyor ama bugüne yansımasını gelin “Kalp” oyuncularından dinleyelim…

Hikayeyi biliyoruz zaten, üşenmez de hatırlarsak niyetine mevzuyu arz edip, sonrasında bağlamak istediğim konuya geleceğim… Hazırsanız başlıyoruz! Aralarında Fransız ressam Marcel Duchamp’in de (1887-1968) bulunduğu, dönemin kalıplarından bunalan bir grup sanatçı 1917’de, “Bağımsız Sanatçılar” adıyla bir dernek kuruyor. Dernek, kuruluşunun ardından, “jüri yok, ödül yok” mottosuyla geniş çaplı bir sergi düzenliyor. Sergiye; 1.235 sanatçı tarafından 2.125 sanat eseri gönderiliyor ve içlerinden sadece bir tanesi reddediliyor: “Fountain”. 

Duchamp’in tuvalet malzemeleri satan bir dükkandan satın aldığı ve adını da “Foun-tain (çeşme)” koyarak imzasını attığı bu eser, beyaz renkte porselen bir pisuvar. Sergi komitesi “Fountain”in bir sanat eseri olmadığını ve sergilenemeyeceğini belirterek geri çeviriyor. Bu olay, zamanın Dadaistleri arasında bir curcunaya sebep oluyor ve Duchamp, Bağımsız Sanatçılar Derneği’nin yönetim kurulundaki görevinden istifa ediyor. Aslında bu mevzu Duchamp’in ‘ortalığı karıştıran’ ilk eseri de değil: Bu olaydan önce de sanat dünyasında doğru olarak kabul edilen pek çok şeyi defalarca sorgulayarak “sanat nedir?” sorusunu cevaplamak için sanat dünyasına meydan okumuş biri o.

“Retinal” (sadece göz hazzına odaklanan) sanatı reddeden Duchamp, bunun yerine, sanatı zihne hizmet eden bir araç olarak kullanmak istiyor. Bir röportajında pisuvarı seçmesini şöyle anlatıyor: “Amacım, güzelliği veya çirkinliğiyle herhangi bir şekilde ilgimi çekmeyen bir obje seçmekti. Yani, baktığımda bir ilgisizlik noktası bulmak…” “Fountain”, Duchamp’in ölümünden 36 yıl sonra, 2004’te, 500 sanatçı ve tarihçi tarafından yapılan oylamada “20. yüzyılın en etkili sanat eseri” seçildi. Listede ikinci sırada Picasso’nun 1907’de resmettiği Les Demoiselles d’Avignon (Avignon’lu Kadınlar) adlı tablosu yer alıyordu.

“Sanat nedir, ne ve kimin için yapılır, neye sanat denir?” gibi yüzyılın soruları, ki cevabı pek çok akla-akıma göre değişiyor olmasına rağmen, günün sonundaki Z Raporu: sanatın, takipçisini her şekilde iyi ve güzel ettiği! Bugünlerde, gündeminizde hafif bir karıncalanma yahut kayma oluyorsa, Duchamp’in eserlerine yeniden göz gezdirmenizde fayda olabilir, belki kaymalar düzelir ve fikriniz değişir, kimbilir! Gelelim yazımızın sadedine…

ABD’li ödüllü oyun yazarı, yazar, film yapımcısı, halk sağlığı savunucusu ve LGBT hakları aktivisti (1935) Larry Kramer’in; “Tarih çoğunlukla heteroseksüel insanlar tarafından yazıldı. Eşcinsel insanların tarihin en başından beri yer edindikleri hiçbir kitap yok. Oysa bizlerin en başından beri tarihte yer almadığımızı düşünmek çok saçma…” bu cümleleriydi, bana Duchamp’i yeniden hatırlatan!

Craft

Metin çoktan tarihe karıştı

Beren Saat’in yüzü gülüyor

Her hafta gişelerde bir ilke imza atıyor, büyük rekora emin adımlarla ilerliyor. Avengers Endgame sinema salonlarını kasıp kavurmaya devam ediyor.

Süper kahramanları bir kez daha buluşturan Disney ve Marvel yapımı, tarihteki en iyi açılış hasılatını elde etmişti. Filmden yeni bir rekor daha geldi. Tüm zamanların en hızlı şekilde 2 milyar dolar hasılatı aşan filmi” unvanını aldı. Yapım sadece 11 günde 2.190 milyar dolara ulaştı.
Sinema tarihinin en iyi hasılat yapan ikinci filmi Titanik’i geride bıraktı.

Avengers Endgame’in önünde tek rakip kaldı, Avatar. 2009’da gösterime giren film, 2 milyar 787 milyon dolarlık hasılat yapmıştı. Yapım halen en fazla gelir getiren filmler listesinde ilk sırada. Ancak Avatar bu rekor rakama 47 günde ulaşmıştı.

Avengers Endgame henüz 2 haftayı bile tamamlamadı. Bu hızla gittiği takdirde Avatar’ı geçeceği öngörülüyor.

Beşiktaş’ta 8 ayrılık

Ayrılığın nedeni ihanet!

Fenerbahçe’ye çok yakın! Transfer fırtınası…

Çocukların sanatsal alanlardaki yeteneklerinin gelişmesine olanak sağlayan aktivitelerde uzman olan Wapiyon’un organizasyonuyla gerçekleşecek Çocukça Bir Festival’de çocuklar, geniş etkinlik programı ve birbirinden farklı atölye çalışmalarıyla eğlenirken öğrenecekler.Yaz tatili öncesiçocukların doğanın içinde eğlencenin sınırlarını aşacağı festivalde, tüm gün enerjilerini atabilecekleri oyun parkurları